Homeostatik Sistemin Oyununa Gelmeyin. Kilo Al Hayatta Kal!

Reflü Nedir? Tedavisi Nasıldır?

Reflü hastalığı yaşam kalitesini en çok bozan hastalıklardan biri olarak gösteriliyor. Çünkü kronik, hayat boyu devam eden, hayat boyu ilaç almayı gerektiren, zaman zaman da ilaca rağmen şikayetlerin olduğu, şikayetlerin ötesinde uyku özgürlüğünü, başınızı yukarıda yatmak nedeniyle aldığı veyahut da yeme özgürlüğünü aldığı, bazı yiyecekleri yememe şeklinde ve sonuçta yaşamınızı kısıtlayan bir hastalık olarak ortaya çıkıyor. Reflü hastalığını anlayabilmek çok önemli. Çünkü insanlar reflü denince bir hastalık var zannediyor. Evet bir hastalık var ama aslında reflü bir bulgu genel manada. Reflüyü yapan birçok hastalık var. Reflüm var deyince siz başım ağrıyor demiş gibi oluyorsunuz. Ama baş ağrısını yapan neden nedir? Yani reflüm var. Peki reflünüz varsa reflüyü yapan neden? Bunu anlamak lazım. Ve bu nedene göre de tedaviyi programlamak lazım. Reflünün neden oluşum mekanizmasını ve hangi gruplara ayrıldığını ve hangi gruplarda ne tür tedaviler gerektiğini kısaca anlatmaya çalışacağım. İlk olarak vücudun kapağı kaldırılırsa iç organlarımızı görüyorsunuz. Bu da çok ince bir kesit şeklinde diyafram dediğimiz burada bir kesit görüyorsunuz. Karaciğer mide, bağırsaklar, ince bağırsak ve kalın bağırsakların hemen üzerinde ince bir zar gibi bölge. Aslında bu diyaf denen kaslardan oluşmuş olan tavan vücudumuzu ikiye ayırır. Yukarıda akciğer ve kalp aşağıda ise diğer organlardan. Yani vücudumuz iki katlıdır. Bir üst kat bir alt kat vardır. Bu iki katı ayıran diyafram çok önemli bir rolü vardır. Çünkü yukarıda göğüs boşluğunda negatif basınç vardır. Yani dışarıdan hava çekebiliyoruz bu negatif basınç sayesinde. Diyaframın altında ise pozitif basınç ıkınmak, idrar yapmak, büyük abdest yapmak ancak o şekilde mümkün olabilir. Iknamak. Bunlar pozitif basınç sayesinde. Bu diyafram eğer yırtılırsa, örneğin trafik kazasında hastalar nefes almakta güçlük çekebilir. Nedeni pozitif basıncın yukarı kaymasıdır. Yani diyaframın ani yırtılması oldukça tehlikeli sonuçlar yaratabilir. Bütün bu anlattıklarım çerçevesinde önemli bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu diyafram burada ince olarak gösterilmiş kas tabakası vücudu ikiye ayırırken ki elimi şöyle göstereyim, diyaframı aslında tam olarak geniş bir yelpaze şeklinde ikiye ayırır. Yemek borusu üst tarafta akciğerler ve kalbin arasında yukarıdan aşağıya doğru iner. Diyaframdaki bir delik ki biz buna hiyatus diyoruz. Yunanca delik demek. Geçerek mideyle yandan buluşur. Yani direkt midenin tepesinden inmez. Yanından gelir. Ve yemek borusu da midenin birleştiği yer hep kapalıdır. Hep kapalıdır. Lokma gelince açılır. Sonra tekrar kapanır. Bazen yürürken de boşluktayken de geçici yemek borusu alt kapağı gevşemeleri olabilir. Yedikleriniz aniden yukarı gidip gelebilir. Bu fizyolojik bir olaydır. Hastalık değildir. Özellikle çok yediğinizde. Ama onun dışında hep kapalıdır. Diyaframın altında pozitif basınç olduğu için yemek borusunun son üç dört santimini pozitif basınç etki yapar. Dışarıdan kapatıcı bir etkidir bu Ayrıca dikkat ederseniz midenin üstü paraşüt gibidir. Yani adeta bir mürekkep hokkası gibidir. İlkokulda bilirsiniz mürekkep okkaları vardı bilemiyorum şimdi kullanılıyor ama ters çevirirdik mürekkep dökülmezdi. Aynen onun gibi bir anatomi yaratır burada. Şöyle anlatacağım ben size. Burası kapalı. Yemek yediniz. Bir buçuk İskender üzerine ayran içtiniz. Ben de sizi ayağınızdan tutup ters çevirdim. Şimdi bunu uygulayalım hemen benim laptopumun üzerinde. Sizi ters çevirdim. Duruyorsunuz baş aşağı. Bakın. Şimdi burası kapalı. Burada da böyle bir paraşüt gibi alan vardı. Bütün gıdalar buraya toplanır ve burası bir adeta yuvarlak tokki halini alır. Burası da kapalı. Ve burada pozitif basınç var. Yani yedikleriniz ağzınıza gelmez. Yani ben sizi mideniz ne kadar dolu olursa olun. Ters çevireyim. Midedekiler yemek borusuna gitmez. Dolayısıyla bu sistem, bu anatomik göstergeler çalıştığı sürece midedekiler yukarı gitmiyor. İş bununla da bitmiyor. Reflüyü anlamak için şunu bilmeniz lazım. Çok önemli bir konu bence. Çünkü reflü midedekilerin yukarı kaçmasına verilen bir isim. Midedekilerin yukarı kaçması niye önemli? Şunun için önemli. Midenin içerisinde sadece asit yok. Safra, pankreas suyu, pepsin gibi bazı maddeler de mide içerisinde vardır. Özellikle on iki parmak bağırsağından safra da mideye de olabilir. Yani eğer bu bozukluk olursa veya bu siliklerde mide içeriği yukarı kaçarsa sadece asit kaçmaz. Safra, safra tuzları gibi birçok maddede kaçacaktır. Bu slidemız çok önemli. Bunu iyice anlatmak istiyorum. Şurada bir renk değişikliği olan Z hattı vardır. Bu Z hattı beyazımsı olarak gözükmekte. Yemek borusunun iç döşemesiyle midenin iç döşemesi çok çok farklıdır. Mide iç döşemesi asit ve safraya son derece dayanıklıdır. Yaklaşık on kat on kat bir bariyerle korunmuştur. Yani mide asidi mideye herhangi bir zarar vermez. Ama bu mide asidi asitli ortam ve safralı ortam yemek borusuna kaçarsa gördüğünüz bu açık renkteki alan ki biz buna çok katlı ya sepiter diyoruz. Adeta bir tuz ruhu dökülmüş gibi yanar. Ve burada bir kimyasal reaksiyon olur. Biz buna tıpta tıp alanında bu ismi verirken siz bunu göğüs yanması, yanma, ağrı şeklinde hissedersiniz. Dolayısıyla midedekilerin yemek borusuna kaçması yemek borusunu yakmaktadır. Tabii ki midenin içerisindeki maddeler mideye zarar vermez ama yemek borusuna kaçtığı zamanda da burada bazı sonuçlar do bu noktada midedekilerin yemek borusuna kaçması birçok organ tarafından algılanır. Bunun içerisinde mideyi ve yemek borusunu saran sinirler de rol oynar. Ve bu sinirler aracılığıyla beynimize ve beyindeki birçok ağrı hisseden bizim modülatörlere bu ağrı modülatörlerine bu uyarılar gider. Bazı insanlar da bu sinirsel dağılımlar fazla duyargan olduğu için bu ağrı çok daha fazla şiddetli olabilir. Yani herkeste şikayeti farklı ağrı ve yanma şikayetiyle seyredebilir. Hatta bazılarında çok az kaçak olmasına rağmen ağrı ve yanma şikayetleri çok daha fazla olacaktır. Bizim için çok önemli bir konu şudur. Az önce bahsettiğim yemek borusuyla ve midenin birleştiği yer eğer ki karın içerisinden diyafratmanın altından yukarı doğru kayarsa biz buna mide fıtığı diyoruz. Mide fıtığı farklı bir hastalıktır aslında. Mide fıtığına bağlı reflüde daha ağır seyreder. O yüzden hastalar bize der ki mide fıtığım olduğu için reflüm varmış. Reflü var ama mide fıtığım da var. Hangisini ameliyat edeceksiniz diye sorar. Aslında yanılgı şuradadır. İşte reflü bir bulgudur. Burada da mide fıtığına bağlı reflü vardır. Bir şekilde anlatmak ellerimle anlatmak istersem diyafram var. Yemek borusu burada bir delik var. Onun içerisinden giriyor ve karna giriyor. Eğer bu mide bu delik genişledikçe karın içi pozitif basınç olduğu için yukarı doğru kayarsa yani göğüs boşluğuna doğru kayarsa burada olduğu gibi negatif basınç bölgesine geçeceği için ve burası negatif basınç bölgesiyle yemek borusu mide bileşkesi açık olacağı için çok kolaylıkla baş aşağı olduğu zaman midedekiler yukarı kayacaktır. Ayrıca göğüs boşluğunun negatif basıncıyla da adeta bir vakum etkisiyle mide içeriği daha çok mide fıtığının yaptığı ikinci bir problem de şudur. Az önce göstermiştim. Şimdi aynı şeyi tekrarlayacağım. Bakın şuraya. Burada gördüğünüz gibi bu çadır bozuldu. Ne oldu? Düzleşti. Yani ben sizin tekrar ayağınızdan tutup ters çevirirsem ne oldu? Burası adeta bir otoban gibi oldu. Düz oldu. Yani mide fıtığı buranın çadır paraşüt görünümü bozuyor. Dolayısıyla midedekiler adeta bir otobanda yukarı doğru kayıveriyor. İşte bu anatomik bozukluğu olan reflü hastalarında hastalık çok daha şiddetli gidebilir. O yüzden mide fıtığı olan reflü hastalarında bu hastalık şiddetli seyredebiliyor. Bu reflünün yemek borusuna yaptığı birçok tahribatlar var. Yemek borusu yaraları, darlıklar, baret dediğimiz hücresel değişiklikler ve kansere kadar giden sonuçlar. Onun ötesinde Laringa Faringal reflü dediğimiz tellerinde bozukluk, öksürük, akciğere suların kaçmasıyla meydana gelen atipik öksürük şikayetleri bunlar da reflü dediğimiz içerisinde yer alır. Bazı hastalarda kalp krizi geçiriyormuş gibi acil servise gitmeler bile olabilir. Aslında kalp krizine geçirenlerin yüzde yirmi beşinde reflü hastalığı vardır. Bakıldığı zaman EKG'si normal çıkacaktır. Bugün nedenini bilmiyoruz ama midedekiler asit ve safra yukarı kaçtığında bazı insanda böyle gördüğünüz yaralar olurken bazılarında yine şikayetler olmakla birlikte yaralar gelişmez. O nedenle reflü hastalığı da ikiye ayrılır. Yemek borusunda yer olanlar, yemek borusunda yara olmayanlar. İlk endoskopinizde yara yoksa üç yıl sonra, beş yıl sonra yara gelişmez. İlk endoskopideki bulgular hayat boyu seyreder. Demek ki bazı insanlarda yemek borusu çok dirençlidir. Ve asla yara gelişmez. Bazılarında dirençsizdir. Yara gelişir ve biz buna erozif, yara açan tip reflü diyoruz ki baret ve kanser gelişimleri de burada yara açan tipte daha çok gözükür. Reflü hastalığında eğer ki sorun mekanik bir nedene dayanıyorsa yani bir mide fıtığı var ise veya kapak yetmezliği var ise anatomik bir nedenden kaynaklanıyorsa hastalara biz asit düşürücü ilaç verdiğimiz zaman mide asidi kaybı ve mide asidi kaybolduğu için de yine yukarı sular çıkmasına rağmen çünkü herhangi bir hapımız yok. Mideyi tekrar aşağıya indirip, burayı kapatan herhangi bir ilacımız yok. Sadece reflüde kullandığınız ilaçlar mide asidinin ortadan kalkmasını sağlar. Mide fıtığınız ve kapak açıklığınız yerinde durur. Sadece asit az olarak kaçtığı için yanmanız ve kaynamanız gider. İlacı kesmez keserseniz de hemen şikayetlerinizi tekrar baş işte biz bunlara kronik, mide fıtığı ya da kapak yetmezliğine bağlı reflü hastaları diyoruz. Bunlarda sürekli olarak ilaç kullanma problemi orta yere çıkacaktır. Laparoskopik cerrahide, laparoskopik reflü cerrahisinde biz karna delikler açarak ki hastalar ertesi gün ayağa kalkıyor. Yemek borusuyla mide bileşkesini tekrar karın içerisine çekiyoruz. Buraya bir kapak sistemi yapıyoruz ki günümüzde üç yüz altmış derece tam salgı yerine. Yetmiş derece salgıları tercih ediyoruz. Böylece hastalarda yutma güçlüğü olmuyor. Şişkinlik, gaz şikayetleri daha iyi oluyor. Ayrıca diyaframdaki açıklığı da deliği kapatarak dikişlerle kapatıyoruz. Ve yeni bir bariyer sağlıyoruz.

Aşırı obezitemiz var. Vücut kitle endekslerimiz otuz beşin üzerinde. Yandaş hastalıklarımız var. Ya da otuz, otuz beş aralığında vücut kitle endeksiniz. Ama şeker hastalığımız var, yüksek tansiyonumuz ya da metabolik sendromumuz var. Ve diyetler yapıyoruz. Sporlar yapıyoruz. İşte değişik tedbirler öneriliyor. Efendim TV'lerde sabah programlarında hepsini yaptık. Kilolarda veriyoruz. Geri alıyoruz. Çok can sıkıcı bir şey ve sonuçta bir çıkmaz sokakta hissediyoruz kendimizi. Niye başlanamıyoruz bu hikaye aslında araştırılmış. Zaten kimse başarılı olamıyor da ondan. Kimse belki acımasız oldu. Ama genel başarı eğer tablo morbid obeziteyi kaymışsa yani vücut kitle endeksiniz artık otuz beşin üzerine geçmişse, vereceğiniz kilolar yirmi, otuz kilolara dayanmışsa bu kiloları vermeniz çok zor. Neden? Bir defa felsefeden başlayın. İnsan oğlu üç yüz elli bin yıldır yaşantısında modern yaşamda da yüz elli bin yıldır yaşantısında hep açlıktan öl açlık en büyük ölüm nedeni. O nedenle bizi koruyan sistem dediğimiz bir sistem. Açlık konusunda çok hassas. Biraz bu konuyu açalım. Herkesin ateşi otuz altı buçuk. Hiç kimsenin yani genelde dünya ortalaması değişmiyor. Şöyle ki otuz yedi nokta iki değil. Otuz yedi nokta dört değil. Herkes otuz altı buçuk. Bu nasıl sağlanıyor? Veyahut da solun sayımız dakikada on ikidir. Dünya ortalaması. Veyahut da nabız sayımız işte flaş seksenler ortalamadır. Hep bu çerçevede gider. Herkes sınavın kapısında kalbi heyecanlanır hızı artar. Sıcakta terlersiniz, soğukta titrersiniz. Bunlar nasıl sallanıyor? Başımızda birisi mi var? Bunu ayarını mı yapıyor? Bir teknik oda mı var? Tabii ki doğa, yaratıcı bunun ayarlarını homostatik sisteme havale etmiş. Covid 19 bile bu sayede yaşıyor. Mutasyonlar yapıyor. Kendini koruyor. Gözle görülmeyen bir varlık. Demek ki bütün canlıların hayata tutunma kendini korumak ve belli standartları devam ettirme mekanizmalarına sahip. Burada hemen kilodaki ideal kiloya girelim. Peki insanlığın ideal kilosu nedir? Ah orada işte işler değişiyor. Çünkü ideal kilonuz ulaştığınız en yüksek kilo. Eğer bir gün yüz yirmi kiloysanız artık ideal kilonuz o. Sistem orada kayıta geçiyor. Çünkü eğer siz bu kilodan aşağı düşerseniz öleceğinizi düşünüyor. Yani sizin kilo almanız en büyük garantiniz. O sistem bu kilo alışınızdan çok memnun oluyor. Zaten bütün hikaye de onun üzerine kurgulu. Kilo al, hayatta kal. Şöyle düşünüyor, elli yıl önceye kadar daha iç değil, iç savaşlarda Afrika'da Avrupa'da, ikinci dünya savaşında çok yakın tarihlerde yine açlıktan öldü insanlar, yine savaşlardan öldü, yine kıtlıktan öldü ve doğa bu konuda çok kararlı. Sizin kilonuzu kaybettirmeyecek. Bunu sağlayan sistemi az sonra sayacağım. Bunu nasıl yaptığını anlatacağım. Bunu unutmayın. Demek ki siz tabiatınıza, doğanıza karşı ve böyle bir sisteme karşı mücadele ediyoruz. Yapılan çalışmalar şunu gösteriyor. Yaklaşık geriye dönük bütün diyet çalışmaları, literatürdeki girdiğiniz zamanki bütün diyet çalışmalarında şu ortak nokta orta yere çıkıyor. Bir, insanlar yüzde yirmi beşi ancak diyete sonsuz devam edebiliyor. İkinci önemli nokta, ne kadar diyet yaparsanız ne kadar kilo verirseniz kilo vermekte sorun yok. Kilo verebiliyoruz. Ama tabii sorun olduğu durumlar da var. İşte metabolizmanızın düşmesi vesaire birtakım sorunlar. Ama burada önemli bir nokta var. Ne kadar kilo verseniz de gerek kilo alma meselesi var. İşte sistem buna karşı çok farklı mekanizmalarla hemen bizi yeniyor. Tekrar eski kilomuza dönüyoruz. Rakamı vereyim hemen. Bilimsel çalışmalar eğer morbit obeziteniz yani aşı kilonuz yirmiler otuz üzerindeyse vücut kitle endeksiniz otuz beşin üzerindeyse yaklaşık olarak yüzde beş olarak kalıcı yani yüz kişinin beşi bu işi başarabiliyor. Ve aynı verdiği kilolarla kalabiliyor. Yüzde doksan beşi geri kilo alıyor. Peki bunu sağlayan en önemli faktör ne? Doğuştan beynimiz. Beynimizin dimdik sistemi ki siyah kesim. Orası doğuştan üç ödüllü mekanizmayla doğar. Üç alanda ödüllüdür. Bir tanesi güvenliğinizdir. Ikincisi üreme üçüncüsü sizin yemek yemeniz. Yemek yemeniz devamlı ödüllendirilir. Bir canlı doğar doğmaz hemen memeliyse annesinin memesine kavuşur. Bulur onu. Mutlaka açlığını gidermek için bir yol bulur. Yani yemek bir şekilde bizim doğuştan bildiğimiz, genetiğimize işlenmiş, üç yüz elli bin yıl boyunca da bunun sağlamlaştırıldığı bir yeme mekanizması söz konusu. İşte irade dediğimiz şey burada tıkanıyor. Bir sisteme karşı biz irademizi kullanacağız. Hele bu obejenik çevrenin olduğu, bu kadar yemek çeşidinin olduğu bir telefonla internetten baktığımız yirmi ayrı merkezden belki de getirtebileceğimiz ve yerimizi kapmadan bir imzayla kapıdan aldığımız yemeklere kavuştuk. Peki insanoğlu hep böyle miydi? Hayır. Haftada üç gün besleniyordu. İki defa Türk kendini kaybetme tehlikesiyle karşılaşmıştı. Çok ciddi bir yemek sorunu var. Ama bu yemekler bir şey yapıyor. Bizim duygularımızı bir şekilde örtüştürüyor. Yemek yiyince mutlu oluyoruz. Depresyonda bize yarıyor. Üzüntüde de yarıyor. Mutlu olunca da yemek yiyoruz. Eh cenaze evinde de yemek yiyoruz, düğün evinde de yemek yiyoruz. Çünkü insan yıllık ritüelinde yemek bu nedenle insan doğasından gelen ödülün şekillendirildiği ve sembolizm olarak da değişik ritüellerle yemeğin buluştuğu bir alan. Haftada gün beslenen insanoğlu günde üç defa besleniyor. Ama bir şey daha orta yere çıkıyor. Beslenme ilişkisiyle obezite yan yana hep paralel mi gidiyor? Yok orada da problem var. Bazı insanlar çok daha fazla kilolu olabiliyor. Aynı şeyi yedikleri halde. Şimdi üç tane insan görüyorsunuz. Üçü de aynı şeyi yiyorlar. Aynı ortamda yaşıyorlar ama birisi çok fazla kilolu. Birisi orta, biri az. Su içsem yarıyor. Bu biraz mecazi oldu. O kadar da değil. Ama şu var. Yemekleri ne kadar iki katı yese de bir başkası kilo almıyabiliyo. Genetik ortaya çıktı. Yani bazı insanoğlunun eh gen havuzundaki bunun şu gen diyemiyoruz bugün ama bu konuyla ilişkili ilk olarak Lebtin suçlandı, Lebling'ini aradık. Leptin bildiğiniz gibi yağlarımızdan salgılanan ve doygunluğu bize hissettiren bir hormondur. Bulduk ve leptinle bu işi halledeceğimizi zannettik. Ama bunun dışında da bir çok genlerin olduğu ortaya çıktı ve bir genler havuz söz konusu. Ve burada önemli olan şey sadece gen meselesi değil. O genle birlikte metabolizma hızını ayarlayan faktörler de ortaya çıkıyor. Yani bazı insanlar kilolarını çok çabuk verebiliyorlar. Burada erkek şanslı, kas kütlesi fazla olduğu için. Peki şimdi genel bir olarak perspektiften bakarsak bir terazi karşımıza çıkıyor. İnsanın kilo verdiği zaman hemen kilosu artabiliyor. Bu nasıl oluyor? Bu terazi nasıl değişiyor? Yani kilo verdiğinde hemen bizi düzelten Aktörler ne? Termogenez. Yani üşümeye başlıyoruz. Vücut yapmamaya başlıyor. Çünkü siz kilo verdiğiniz için sistem bunu hemen fark ediyor. Ve dolayısıyla kalori ihtiyacınızı düşürüyor. Yani yaklaşık olarak bin iki yüz kalori ihtiyacınız varsa bunu dört yüz elli, beş yüz kaloriye kadar düşürebiliyor. Bağırsak hareketlerinizi azaltıyor. Göz kırpmanızı azaltıyor. Uykuya meyil ediyor. Yani kilo vermek bunları da beraberinde getirebiliyor. Bir diğer önemli nokta obejenik çevreden kurtul yine bu zamanda biliminde yaşamak zorundasınız. Bu imkanlarla yaşamak zorundasınız. Ayrıca duygularınız da bir şekilde yemekle örtüşmüşse o zaman duygusal yeme bozukluğu da çıkıyor. Ki bize danışanların yüzde otuz beşi de bundan muzdarip. Yani gece saat on birde açıveriyor ve kendini mutlu etmek için yemekleri indiriyor. Mide basınçla çalışır. Midenin içi doldukça gerildikçe içindeki basınç beyne siyah kesime ııı uyarı ve siyah kesimden mutluluk hormonları salgılanır. Beynin beyaz kesimi ne işe yarıyor? O da düşünce üretiyor. Özellikle frontal lob çok önemli. Bu düşünceler sonuçta bir çatışma doğuruyor. Yani siz kilo alıyorsunuz, limbik sistem ödüllendirilmiş. Çok mutlusunuz. Kilonuzdan. Ama bir süre sonra mutsuz hale geliyorsunuz. Ve içinizde ikinci bir ben doğuyor. Bir ben devamlı olarak dimdik sistem tarafından ödüllendirilmiş. Yemekten mutlusunuz. Halen memnunsunuz. Ve gerekçeleriniz çok oluyor. İşte spor yapamıyorum, yorgunum ki sistem bunu yapıyor. Zaten çocuklar doğduğu zaman koşarlar. Bir de otur çocuğum, otur çocuğum deyip, çocuklara da oturturuz. Yani duamızda bir aktif yaşam var aslında. Üç nokta dört kilometre avcı toplayıcı. Her gün yürüyen bir varlıktan bugün arabayla dolaşan bir varlığa döndük. Orada da problem var. Ama esas problem bu düşüncemizi ürettiğimiz beyaz kesimin elinde bir ödül sistemi yok. Yani spora başlamak hani spor kilo verdirir mi? Evet spor kilo verdirmese de ciddi kalori yakılmasına neden olur. Ama bilimsel çalışmalar sporun kalıcı olarak kilo verdirmediğini göstermiş. Çünkü bugünkü obejenik çevrede sizin yiyeceğiniz bir hamburger, içeceğiniz iki kola yiyeceğiniz tatlıyı ancak bir maratonda yakabilirsiniz. Maratonda da yakacağınız kalori bin iki yüz kaloridir. Ortalama altmış beş yetmiş kiloysanız. Demek ki kalorileri yakmak oldukça ama kaloriyi almak çok kolay. Orta yere bir şey daha orta yere çıkıyor. Siyah kesim mutluluğu olarak keyifli olarak bir hayat sürdürüyor. Duygularınızla örtüşmüş. Sizin düşünceler üretiyorsunuz. Diyorsunuz ki bu yaz kilo vereceğim. Bu bir düşünce. Doğruluğa da yanıyorsunuz. Ama bir süre sonra yeniliyorsunuz. Neden? Çünkü burayı destekleyen çok elimizde kozlar yok. Kilo verdiğiniz anda hemen iştahınızı artıran yani gralin hormonu artıyor. Veyahut da verdiğinizde kendinizi daha keyifsiz ve mutsuz hissediyorsunuz. Çünkü midenin içi dolmuyor. Oradan beyne uyarı gitmiyor ve mutluluk hormonları salgılanmıyor. Olay bu kadarla da bitmiyor. İşler daha da karmaşıklaşıyor. Inkladin antigradin dediğimiz hormonlar devreye giriyor. Insülin direncini doğuruyor. Insülin direncini anlatmıştım az önce. Ya bir kader mi? Evet, bazılarında kader. Bazı insanlarda yağ hücresi çok daha fazla. Kahverengi ve beyaz olarak şekillenmiş, kahverengi doğuştan değişmeyen olan ve bizim kilo almamızı engelleyen yağ kısmıdır aslında ama beyaz kesim daha çok genişleyen yağ sayısı artmıyor. Sadece kilo aldıkça yağlar büyümeye başlıyor ve birisi de patlayıp işte enflamasyonu başlatıyor. Dolayısıyla kilo vermenize en büyük neden de böyle bir enfeksiyonlu ortama geçmemiz. Yani kronik bir enflamasyonla yaşamaya başlamamız. Bize giren obezler hep şunu söyler. Benim CRP'm neden yüksek? Çok araştırıldı hocam ilk defa sizden duydum. Çünkü obezsiniz. O yüzden CRP'niz yüksek. Çünkü enfeksiyonunuz var. Benim neden FRT'im yüksek? Çünkü enfeksiyonunuz var. Neden D vitaminin düşük? Zaten yağ miktarı arttıkça güneşten faydalanamıyorsunuz ama yine de enflamasyon D vitamininizi bu kadar sizin eksik olmanıza neden oluyor. Sonuç, ortada bir enfeksiyonu olan duygusal yeme bozukluğu olan diğer taraftan böyle bir abojenik çevrede yaşayan, genetiği zaten sabit olan ve kiloları muhafaza eden bir insansınız. Bu noktada işte işler çok zorlaşıyor ve bir çıkmaz sokağa giriyorsunuz. Gelecek bölümde konuşacağımız konu şu, peki, burada ameliyatlar ne kadar bir çözüm? Başarı oranları nedir? Hangi ameliyat olursan daha çok kilo veririm? Güvenilir mi? Yeni mi, eski mi? Hangisi? Bunu da yaklaşık olarak uzun yıllardır mide kelepçesiyle başlayan gastrik bypass ve sektörüyle devam eden ve birçok yine revizyon ameliyatını yapan bir cerrah olarak otuz yıllık bir ve makaleler çerçevesinde sizlere aktaracağım. Gelecek bölümde buluşmak üzere.

Bunlar da İlginizi Çekebilir

mide-kucultme-tup-mide-ameliyati-sonrasi-kacak-olusmasinin-nedenleri
Mide Küçültme (Tüp Mide) Ameliyatı Sonrası Kaçak Oluşmasının Nedenleri...

Obezite cerrahisi sonrası kaçaklar en çok merak edilen ve korkulan bir komplikasyon. Kaçakların oluşmasındaki en önemli faktör tabii ki bu hastalarda kullandığımız dikiş, mideyi çıkardığımız zaman kul…

İzle